My birth story


İtiraf ediyorum. Ben aslında bilgisayarın başına fotoğrafladığım bir doğumu yazmak için oturmuştum. Ne oldu da bu başlığı attım ve kendi doğum hikayemi yazmaya karar verdim, o kısım biraz belirsiz.

Ayrıca planladığımdan çok daha farklı gelişen kendi doğum hikayemi ilk başlarda yazmayı düşünsem de, sonradan kendisinin "Aman Allahım, ne harika bir doğum!" dan oldukça uzak olması sebebiyle yazmaktan vazgeçmiştim. Yazdıkça içimde ukte kalanları hatırlayıp moralimin bozulacağını düşünmüştüm. Ama şimdi dönüp bakıyorum; aradan geçen 8 ay sonunda daha önce çok sert köşeli ve canlı renkli olan hafızamdaki anıların kenarları yavaş yavaş törpülenmiş, renkler hafiften solmuş. Dolayısıyla diyorum ki; "Deniz geldi ya! Var mı daha ötesi? Ve O'nun dünyaya geliş hikayesini unutmadan, hatıralar silinmeden bir yerlere not etmeliyim!" Ayrıca düşünüyorum da, o kadar da kötü görünmüyor artık.

Tamam, baştan alıyorum:

Geçen sene yaz ayları. Evliliğimizin 6. yılını bitirmiştik ama Emre çocuk sahibi olmak için yanıp tutuşurken bende hala tık yoktu. Evlenirken ne söylediğimi de çok net hatırlıyorduk ikimiz de. "Benim anne olmak gibi bir hayalim yok. Gelecekte bu fikrim değişir mi değişmez mi bilemem. Ama gün gelir de ben çocuklu bir hayat, sen de çocuksuz bir hayat düşünemezsek, istersen boşanabiliriz."

Sanırım Emre de evliliğimizin ilk 5 yılında bu lafım sebebiyle, çocuk sahibi olma fikrini ara ara hatırlatsa da pek üstünde durmadı. Bir süre sonra Emre'nin kız kardeşinin-nam-ı diğer börülcemin - bir kızı oldu. Hem de ne kız! Dünya tatlısı. Benim gibi bebek/çocuk sevmez biri bile delirdi Defne'ye. -Evet itiraf ediyorum, gördüğü her bebeğe "Ayyy ne tatlı!" diye atlayan biri değilim. Hatta bebek sevme oranım çok çok düşük(tü!) Ama Defne bambaşkaydı.

Bkz. Defne:)


1 yaş bebek fotoğraf çekimi

Fotoğraf: Derya Engin Photography

Emre ile gidip gelip Defne'yi severken şunu farkettim ki benim kocam hakikaten çocuk istiyordu. Kendimi yokladım; evet hala istemiyordum. İki kişilik hayatımızda keyfimiz oldukça yerindeydi, bunu bozmanın ne alemi vardı ki? Kaldı ki ben kendimi başka bir canlıya adamak istemiyordum. -Şu aşamada insanoğlu kendisine pek objektif davranamasa da, ben her zaman kısmen bencil bir insan olduğumun farkındaydım. Kendi önceliğimi bir bebeğe verme fikri hoşuma gitmiyordu. Çocuk sahibi olmak her ne kadar iki kişinin alacağı bir karar olsa da, en nihayetinde o çocuğun 7/24 bakımından sorumlu olacak ve bu doğrultuda hayatı büyük oranda değişecek ilk kişi anneydi. Dolayısıyla Emre'ye hep aynı savunmayla geliyordum: "Senin için hava hoş, sen baba olarak günlük hayatına devam edeceksin. Ama ben sürekli bebek bakmak zorunda kalacağım." Bu savunma da beni bir süre daha idare etti, yalan yok:) Sağolsun Emre de hiç bir zaman baskıcı olmadı. Şimdi düşünüyorum da, hakikaten hiç ısrar etmedi. Oysa ben onun yerinde olsam, başının etini yerdim her halde :)

Yalnız bir süre sonra şunu farkettim; Emre bebeği olan çiftlere "Benim niye püskevitim yok? Benim niye çikolatam yok??" gibi bakıyordu ve sürekli Defne'yi görmek istiyor, onunla bir nebze bu isteğini bastırıyordu. Sanırım bunu farkettiğim zaman, bir karar vermem gerek diye düşündüm. Benim çocuk sahibi olmak istememe fikrim Emre'ye karşı olan sevgime yenik düştü. Çok net hatırlıyorum; O'nun mutsuz olmasını istemedim. "Ya tamam yaa, yapalım bir çocuk da rahatla!" şeklinde de kabul ettim durumu:) Hem aklımın bir köşesinde en az 1 yıl daha çocuksuz olacağımıza dair güçlü bir inanç vardı. Etrafımızda çocuk sahibi olmak için aylarca, yıllarca uğraşan çiftleri gördükçe diyordum ki "Haaa, demek ki bu iş öyle kolay değil. Tamam ya, en az 1 sene daha rahatım:)" Nasıl bir inandıysam buna, bu kararı almamızın 2 ay sonrasında geciken adetim için hiiiiç endişelenmedim. Hatta gebelik testi yaptığımda gördüğüm çift çizgi karşısında, Meryem ana Hazreti İsa'ya hamile olduğunu farkettiğinde bu kadar şok olmamıştır, eminim!

Hemen Emre'yi eczaneye gönderdim, "Git 1-2 test daha al, farklı markalardan al, bu kesin bozuk!" diye de söyleniyordum. Hadi 1 yıl olmasın ama bi 6-7 ayım daha vardı! Bu kadar çabuk hamile mi kalınırdı?

İşte şu iki çizgi Deniz'in bize taaa uzaklardan "Hazır olun. Ben geliyorum." mesajıydı, bir nevi mors alfabesiyle gönderilmişçesine.


doğum hikayesi fotoğrafları

İşte Deniz'i ilk gördüğümüz yer:)

Sonra ne oldu? Sonrası -son 6 hafta haricinde- çabuk geçti. İlk 4 ay çok ciddi olmasa da mide bulantılarım oldu. "Morning sickness" denen şeyi ben nedense hep akşam üstleri yaşıyordum ve sürekli "Öff, bu ne beeaa?" şeklinde söyleniyordum. Peki miden bulanıyorsa, duyduğun tüm kokulardan tiksiniyorsan ne yapmalısınız? Doğru bildiniz. Fas'a gitmelisiniz! :) Ağustos sıcağında, Arap kültürünün etkisiyle şekillenmiş garip yağlı ve bol baharatlı Fas mutfağı bir gebe için vazgeçilmezdir:P

E tabi ben de öyle yaptım ve 1 haftalık Fas tatilinden 2 kilo vermiş olarak geri döndüm. Şaka maka, yemek kısmı çok zorlayıcı olsa da doğum günümü karnımda minik bir fasulye ile Sahra Çölü'nün ortasında güneşin doğuşunu izleyerek karşılamak benim için çok özeldi.


17 Ağustos 2014 / Büyük Sahra Çölü - Fas / Fotoğraf: Derya Engin Photography (Self timer ile)

İkinci trimestır denen 3-6 ay arası ise her şey süperdi. Sanki hamile değildim. Mide bulantılarım geçmişti, sadece ufak bir göbek belirmeye başlamıştı. Bu dönemde tur menajerliğini yaptığım Orphaned Land ile Avrupa turnesine bile çıktım ve yollarda çok da rahat bir 20 gün geçirdim. Tur otobüsünün klostrofobik yataklarında yatmama ve sürekli yollarda olmama rağmen rahattı. Son 2-3 ay ise çok ciddi bir şekilde mide yanmasıyla geçti. Şarapçılar gibi elimde Gaviscon şişesiyle yaşadım desem yeridir. Hayatım boyunca midemle ilgili hiç bir rahatsızlığım olmamıştı ve bu bana çok garip geliyordu. Bir de son ay artık iyice ağırlaşan göbeğimle eski çevikliğimi kaybetmiştim. Özellikle Üsküdar meydandan eve doğru olan yokuşu çıkarken nefes nefese kalıyor, sürekli Emre'ye "Biraz yavaş yürür müsün?" diyordum. Bir nevi Hüsmen dayı olmuştum:) Ve tabi vücudumun ağırlık merkezinin değişmesiyle bir bel ve sırt ağrısı hasıl oldu son 1 ay. Sandalyeye oturamaz olduğum için, kuluçkaya yatmış tavuk misali sürekli pilates topu üzerindeydim.

Bu arada aktif olarak da hamile yogası yapıyordum. Özellikle 5. aydan sonra hiç ara vermedim. Son aylarımızda sevgili Asude ebeden Emre'yle birlikte doğum öncesi ve doğum sonrası eğitimlerini aldık. Bir çok şey öğrendik, ve hatta uyguladık. Özellikle bu eğitim bizi tam anlamıyla hazırladı diyebilirim. Doğumdan sonra, ilk kez karşılaşmamıza rağmen, çoğu problemi çok rahat ve doğru yöntemlerle atlattık.

Bu arada hamileliğimin başından beri takibimi yapan doktorumu da 34 ya da 35. haftamda iken-tam hatırlayamadım şimdi- değiştirme kararı aldım. Normal bir hamilelik sürecinin 40 hafta olduğu düşünüldüğünde, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken böyle bir risk almamı istemedi Emre ilk başta. Doktorum ilk haftalardan beri hamileliğimin takibini yapıyordu -ve hakkını yememek lazım- gayet de memnundum kendisinden. Gel gör ki, hamileliğin sonlarına yaklaştığımda aklımdaki bir kaç soruyu sormak istedim. Aslında tam soramadım bile. Çünkü karşımda "Bu işleri ben biliyorum, her şeyi bana bırak. Gerisine karışma." mesajı veren doktorumu buldum.

Oysaki benim doğum için hayal ettiklerim kesinlikle sadece doktorun yönlendirdiği ve bana hiç bir şekilde özgürlük sunmadığı bir doğum değildi.

Bu arada son dönem ortaya çıkan "Şehirli, Google tıp mezunu, herşeyin en iyisini kendisinin bildiğini iddia eden" gebelerden değildim, bundan eminim. Ama karşımda doktorumun bana hissettirdiği, sanki ben "Doğum esnasında ben klasik müzik dinlerken, hemşireler de bale gösterisi yapsın." dermişim gibiydi. Oysa ki benim hayalimdeki doğum, olabildiğince sade, olabildiğince müdahalesiz ve doğaldı. Gerekli olmadığı müddetçe ne süreci hızlandıracak suni sancı, ne epidural, ne de damar yolu açılmasını istiyordum. Yani aslıona bakarsanız hiç bir şey istemiyordum:) Burada gerekli olup olmadığını tabi ki doktorum belirleyecekti. Ama ben bu isteklerimi tam söyleyemeden böyle bir -sözsüz de olsa-"Her şey ama her şey benim kontrolümde olacak." mesajını alınca kafama koymuştum doktoru değiştirmeyi. En ufak bir kıl dönmesinde dahi "Risk almayalım, sezaryen olsun." ile karşılaşmak istemiyordum çünkü.

Burada bir parantez açıp bir doğum fotoğrafçısı olarak belirtmek istiyorum. Yaklaşık 5 yıldır aktif olarak doğumlara giren bir doğum fotoğrafçısı olmam sebebiyle hemen her türlü doğuma şahit oldum: Nomal doğum, epidural normal, genel anestezili sezaryen, epidural sezaryen, çok hızlı ilerleyen normal doğum, bitmek bilmeyen normal doğum vb... Bu sebeple genelde yakın çevremde arkadaşlarım hep bana şu soruyu soruyor: "Tabi şimdi sen hepsini gördün, biliyorsun. Kesin sezaryen olursun, değil mi? Normal doğum çok korkunç, di mi?" Ben de her seferinde "Yooo, tam tersi aslında. Olacaksa kesinlikle normal doğum istiyorum. Ayrıca korkunç yerine şahane demeyi tercih ediyorum ben." diye cevaplıyor ve insanları şaşırtıyorum. Hangi ara doğum yapmak bu kadar korkunç ve iğrenç bir şey gibi algılanmaya başlandı bilmiyorum ama sanırım sebeplerinden birisi sürekli duyulan korkunç doğum hikayeleri ya da filmlerde, dizilerde doğum yapan kadınların bas bas bağırmaları. Bu tarz imajlar insanda negatif bir algı yaratıyor elbette ve hamile kadın doğumun çok korkunç bir şey olduğuna inandığı için -ve sezaryenin de detaylarını bilmediği için:)- sezaryene yöneliyor. Oysaki o doğum anında ilahi bir güzellik var. Kendi canınızdan can verdiğiniz bir insanın dünyaya geliş anına şahit olmak tarifi çok çok zor bir his. Tabi bu süreçte sancı olacak, o çocuğun oradan çıkması için bir tetiklenmeye ihtiyacı var ve bu esnada anne elbette pek eğlenmiyor ama hiç de öyle denildiği gibi "dayanılmaz" değil. Yaşadığım için bunu da gönül rahatlığıyla buraya yazabilirim sanırım. Burada parantezi kapatıyor ve hikayeme geri dönüyorum.

Sanırım 35. haftaydı, doğumumu gerçekleştiren sevgili doktorum Güneş Gündüz'e ilk kontrole gittiğimde. Benim doktoru değiştirmeyi kafama koyduğumu gören Emre de çok ısrar etmedi, nihayetinde ben doğuracaktım ve aklımda soru işaretleriyle doğuma gitmek istemiyordum. Öncesinde 1-2 doktor daha gördüm ama tam içime sinemedi bir türlü. Bir tanesi benim neden doktor değiştirmek istediğimi sordu ve sonra ekledi: "Ben onu bunu bilmem, bebek 40. haftayı doldurur doldurmaz alırım! 41. haftayı hayatta beklemem!" İçimden "Sen hayırdır? Neyi alıyorsun? Tümör gibi bahsediyorsun bebeğimden." diyerek uzaklaştım elbette. En sona Güneş hanımı bırakmıştık o gün Emre ile. Odasına girdiğimiz andan itibaren gerek yaydığı pozitif enerji ile, gerekse daha ben söylemeden içimi okurmuş gibi, doğuma bakış açısını anlattığı sözleriyle zaten beni fethetti, kararımı vermiştim; Güneş hanım ile devam edecektim.

Şimdi burada oturmuş, bu satırları yazarken ve aklımdakinden çok daha farklı bir doğum hikayem olmasına rağmen hala "İyi ki Güneş hanımla doğurmuşum." diyorum, o kadar içim rahat, o kadar aklımda en ufak bir şüphe yok.

Gelelim atraksiyonlu bölüme...

38. haftaya kadar her şey normaldi.

16 şubat, pazartesi sabahı.

38. hafta kontrolüne gittiğimizde NST sonucumu beğenmedi Güneş hanım çünkü bebeğin kalp atışlarında 5-6 dakikada bir 1-2 saniyelik düşüşler görmüştü. Tekrar NST'ye girdim, tekrar aynı görüntü. Normal seyrinde giderken bir anda düşen kalp atışları. Şöyle bir görüntüsü var:


doğum hikayesi fotoğrafları

Üst sırada, aşağı doğru dik inen çizgiler; pis spike'lar!

Bunlara "spike" deniyormuş.16 şubattan bebeğin doğduğu 22 şubata kadar Emre ile en çok kullandığımız kelime "spike" idi. Spike aşağı, spike yukarı. Ayrıca hayatımın en uzun haftasıydı.

Neyse, 2. NST de aynı şekilde çıkınca Güneş hanım beni Kadıköy'deki detaylı görüntüleme merkezine gönderdi. Muhtemelen kordon boynuna dolanmamıştı ama emin olmak istiyordu. "Bir yerlerde o kordon sıkışıyor ve kalp atışlarını düşürüyor." dedi. Ben tabi hastaneden çıkıp görüntüleme merkezinin yolunu tuttum. Orada çıkan sonuç normaldi ama bu sefer de suyumun azaldığını söylediler. Güneş hanım "Derya, bunu es geçmeyelim, siz Emre'yle gelin bu gece hastanede kalın, bir gözetim altında tutalım seni. Normalse NST'ler kalmazsınız ama devam ederse durumu değerlendiririz." dedi. Emre'yi arayıp durumu anlattım ve gece 10 gibi hastane yolunu tuttuk. Giderken kar yağmaya başlamıştı hafiften. Hava da buz gibiydi. O geceyi hastanede geçirdik. Ben hasta yatağındaydım, karnımda NST cihazıyla saat başı NST çekiliyordu ve oradaki hemşire sonuçları doktoruma gönderiyordu. Sabah 7'de Emre işe gitmek için çıktı. Bu arada dışarıda deli gibi bir kar fırtınası başlamıştı geceden ve sabah her yer bembeyaz olmuştu. Bense Güneş hanımın gelmesini beklemek üzere hastanede kaldım. Sabah 9 gibi Güneş hanımın odasına indim, durum değerlendirmesi yapmak için. Evet NST'lerde çok sık olmasa da düzenli olarak "spike"lar mevcuttu. Kendisi bu durumu diğer meslektaşlarıyla da konuşmuştu ve hepsi bu durumun aslında çok ciddi olduğunu ve risk alınmaması gerektiğini, sezaryen olmam gerektiğini önermişler. Ama sağolsun -iyi ki o esnada O'nunlaydım- doktorum Güneş hanım, tüm bunlara rağmen bana 3 seçenek sundu: Ya hemen şimdi suni sancı ile doğumu başlatacaktık, ya dedikleri gibi sezaryen olacaktım ya da aklımda soru işareti varsa gidip vakit kaybetmeden bir perinatoloğa görünecektim. Perinatolog sorunlu gebelik tabiki yapan doktorlara verilen ünvan bu arada, neler öğrendik bu süreçte neler. O an, geçen geceyi zaten bir hastane odasında geçirmiş biri olarak bi gariptim ve hiç de doğurasım yoktu:) "Yok şimdi olmaz, duş falan almam lazım." dedim, hakikaten o an doğurmaktan ziyade duş almak istiyordum. "Burada alırsın." dedi, "Yok olmaz, hem doğum çantam falan evde." dedim, "Emre getirir." dedi. "O zaman joker hakkımı kullanıyorum, ben bi perinatoloğa görüneyim!" dedim:) Aslında doktoruma o kadar güven duyuyordum ki, verdiği kararı hiç sorgulama niyetinde değildim. Asude ebenin de eğitimlerinde dediği gibi "Doktoruma tamamiyle teslim" idim ama hastaneden çıkıp da eve gidip duş almamın başka yolu yoktu. O sırada Emre geldi, durumu bir de onunla beraber konuştuk. "Tamam biz bi perinatoloğa gidelim." diyip, risk aldığımızı bildiğimizi beyan eden kağıtları imzalayıp çıktık. Güneş hanım üstüne basa basa durumun ciddiyetini vurgulamıştı ama bende niyeyse hiç panik yoktu. Yolda giderken Emre'yle konuşuyorduk. Başka çift olsa %99 orada sezaryene girerdi dedik. Bizse deli cesaretiyle çıkmıştık. Ama şunu da belirtmek istiyorum; 9 aydır karnımda yaşayan bu canlı ile aramda bir bağ vardı ve bir şeyler ters giderse hissedeceğimi düşünüyordum. Bu düşünceye o kadar inanmıştım ki, sanırım o sebeple de hiç panik olmadım. Endişe elbette vardı, ama bu bende sanırım "Aman Allahım! Yoksa sezaryen mi olacağım?" endişesi idi. (Nitekim boşuna da endişelenmemişim:P)

Kalktık, Zeynep Kamil Doğum Hastanesi'ne geldik. Bu esnada dışarıda kar fırtınasından göz gözü görmüyor, o derece. Uzman perinatolog yokmuş, orada birileri elimdeki NST'lere bakıyor ve "Çok riskli bu. Biz seni kesin sezaryene alırdık." diyorlar. Çekip alıyorum ellerinden NST lerimi ve eve gidiyorum, duş almaya. Doktoruma mesaj atıyorum, durumu bildiren. O da akşam NST'ye girmemi istiyor. Ama hastane Çengelköy'de ve deli gibi kar yağıyor dışarıda. Dolayısıyla Emre'yle aşağı Üsküdar meydana iniyoruz, benim göbek önden gidiyor ve bastığım yeri görmüyorum. Karda düşmemek i